5 Eylül 2009 Cumartesi

Ordu AKP'nin mi, ABD'nin mi Yanında?

Böyle bir konuyu ele almak eleştirilmeye açık olmayı gerektiriyor. Konu hakkında her türlü eleştiriye açık olmakla birlikte yazdıklarımın iyi araştırılmasını haklı olduğum konularda da desteklerinizi bekliyorum.


Konuyu tarihsel bir bakış açısıyla ele almaya çalışacağım. Sonuç bölümünde de şu anki ordunun AKP karşısındaki durumuyla bitireceğim. Kendini ulusalcı olarak isimlendiren çevrelerin ordunun son dönemdeki hükümet icraatları, Ergenekon Davası diye isimlendirilen dava ve son olarak da Demokratik Açılım süreci ile ilgili sessiz kalmasını AKP yandaşı bir ordu diye eleştirmeleri konunun ortaya çıkmasının asıl sebebidir. Cumhuriyet' in ilk yılları ve Atatürk dönemlerinde Sovyetler Birliği ile ilişkiler daha kuvvetli olduğu için o dönemi konu harici bırakacağım. Zaten cumhuriyetin başlangıç dönemlerinde sivil ve askeri yönetimin tam anlamıyla birbirinde ayrı olmadığını da ele alacak olursak konumuzla çok alakalı olmadığı görülecektir. ABD ile ilişkilerin en fazla arttığı dönem gerçek çok partili dönemin başladığı Adnan MENDERES' in DP hükümetiyle başlamıştır.


DP hükümeti kurulduğu günden itibaren ABD ile çok sıkı bir ilişki içerisine girmiş ve cumhuriyet tarihinin en büyük tavizlerini vermeye başlamıştır. Bunun devamında ABD' nin talepleri artmış ve bu istekler ülkemizi bir sömürge durumuna sokmuştur. Bunun en önemli göstergesi ise Kore'ye asker talebi ile görülmektedir. DP hükümeti 1947' den beri girilmeye çalışılan NATO' nun anahtarını Kore'ye asker göndererek 1952 de almıştır. Yanısıra alınan parayı da unutmamak gerekir.


Konumuz ordunun ABD ile olan ilişkileri, DP hükümetinin bu konuyla ne ilgisi var diye düşünebilirsiniz. Tam da oraya geliyorum. Evet ordunun ABD ile ilişkileri işte tam bu dönemde daha da artmıştır. Koreye asker göndererek kapılarını ABD ye sonuna kadar açan DP hükümeti 1958 yılında batı ve ABD dışında arayışlar içine girmiş ve SSCB ile ilişkilerini arttırmıştır. Yapılan darbe DP' nin antidemokratik hareketlerine karşı gibi görülse de asıl sebep işte budur. Bu darbenin yapılmasını ABD istemiştir ve dönemin generalleri ve daha alt rütbelerdeki subayları ile bu darbe gerçekleştirilmiştir. Ama şunu da gözardı etmemek gerekir darbe sonrasında çıkarılan kanunlar ve haklar açısından da halen özlem ile baktığımız bir demokrasi ve insan hakları kazanım dönemi yaşanmıştır. Tabii ki bu darbenin haklılığını ortaya koymaz ama gerçekten o dönemdeki hak ve kazanımlara gıpta ile bakmaktayız.



12 Mart Muhtırasına gelirsek orada da ABD' nin parmağı olduğu ABD' nin kendi arşivlerinden çıkmıştır. Toplum içinde oluşan ABD karşıtlığının yok edilmesi için ABD' nin hükümet ve orduya yapmış olduğu baskıların sonucu olarak 12 Mart muhtırası adı verilen belge yayınlanmıştır. Yayınlanan muhtıradan sonra Türkiye' nin aydınlık yüzleri Deniz GEZMİŞ, Hüseyin İNAN ve Yusuf ASLAN'ı idama götürülen süreç başlamış , silahlı bir mücadeleye karşı olan Mahir ÇAYAN ve arkadaşları da idamları durdurmak uğruna yaptıkları eylem sonucunda öldürülmüşlerdir. İşin daha da acı olan tarafı ise Süleyman DEMİREL' in meclis tutanaklarına geçen "Üç bizden üç onlardan" lafıdır.


12 Eylül 1980 Türkiye tarihinin en kara günü. Kanunlarının halen geçerli olmasından dolayı ne yazık ki etkileri devam ediyor. Sebep olarak gene ülkedeki sağ - sol çatışmaları gösterilse de aynı silahla öldürülen solcu ve sağcıların olduğu kayıtlara geçmiş bir gerçektir. Ana sebep ise çok farklı, Şah rejimi sonrası oluşan iktidar mücadelesine uzak kalmak istemeyen ABD' nin Türkiye üzerinden gerçekleştirmeyi düşündüğü Ortadoğu planlarının bir sonucudur. 12 Eylül 1980 günü ABD' nin Türkiye büyükelçiliğinden ABD ye geçilen mesajında"Bizimkiler başardı" sözü de ABD' nin darbe içindeki yerini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.


12 Eylül 1980 sonrası yakın geçmişimize geldiğimiz zaman darbe sonrası ABD' nin ülkemizdeki etkilerinin çok daha fazla ve aleni hissedildiği görülmektedir. Darbe ile yaratılan antidemokratik uygulamalar sonrasında Türkiye' nin kanayan yarası haline gelen PKK ortaya çıkmıştır. Çıkışında Marksist ve sosyalist bir örgüt olan PKK zamanla milliyetçi bir yapılanmaya dönüşmüş ve ABD' nin desteğiyle varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Türkiyedeki terör ortamı ABD' nin bölgedeki varlığını sürdürmesine yardımcı olmuş ve yıllarca Çekiç Güç adı altında bölgede bulunmuştur. Çekiç güç hakkında ordunun hiçbir itirazda bulunmaması ABD ye bağlılığının bir göstergesidir. İncirlik Üssü konusuna hiç girmiyorum bile. Siz düşünebiliyor musunuz Türkiye' nin ABD de bir üssü olduğunu, buna izin verilir mi sizce? Ve bakıyoruz her konuda rahatlıkla konuşabilen ordu bu konuda da hiçbir söz söylemiyor.



ABD' nin Irak' ı işgal planlarına karşı çıkan Bülent ECEVİT' in iktidardan çeşitli komplolarla indirilip henüz bir yıllık bir partinin çeşitli desteklerle iktidara getirilişini de gördük. Verilen vaatlerinde kokusu çok geçmeden çıktı. İlk icraat ABD' nin Irak' ı işgaline sonuna kadar destekti. Bu dönemde de toplumsal muhalefete ve anamuhalefet partisi CHP' nin karşı çıkmasına rağmen ordunun komşu bir ülkeyi başka bir ülkenin işgaline sırf ABD karşımıza alınmamak uğruna açıkça destek verdiği de görüldü. Düşünün bir, tarihte hiç savaşmadığımız bir komşumuzun toprakları Türkiyeden geçecek yabancı bir devletin askerleri ve silahları ile işgal edilecek. Bağımsızlık nerede, Atatürkçülük nerede, "Yurtta sulh Dünyada sulh" ülküsü nerede. Ordumuz için bunlar birşey ifade etmiyor mu yoksa.


Fakat muhalefetin ve vicdan sahibi birkaç AKP'li vekilin 1 Mart 2003 te TBMM de yapılan oylamada aleyhte oy kullnması sayesinde tezkere meclisten geçirilemedi. Bu ABD ye verilen teminatlar açısından şok etkisi yarattı. ABD oylama sonrası anında tehditlerini savurmaya başladı. Çeşitli yaptırımlar gündeme geldi ve bunun devamında tam bir diplomatik ve askeri skandal olan çuval operasyonuyla ülkemiz küçük düşürülmeye çalışıldı. O pozisyonda bile ABD ye bir nota verilemedi.


Gün bugüne dayandı. Irakta içinden çıkılmaz bir bataklığın içine saplanan ABD çıkış yolları üretmeye başladı. Onun için en önemli çıkış yolu istikrarlı bir Irak. Bu istikrar için bazı bedellerin ödenmesi lazım. İstikrarsızlığı tetikleyebilecek Türkiye'nin en önemli sorunu olan PKK nın ortadan kaldırılması için ABD bir zamanlar açıkça desteklediği PKK yı yalnız bıraktı. Kuzey Irakta istikrarın tüm Irak' a istikrar getireceğinin hesapları yapılıyor. Bunun sonucu olarak da AKP hükümeti Demokratik Açılım Süreci adı altında bir çalışma başlattı. Ordu da işte bunu destekliyor. Birilerinin dediği ve yazdığı gibi ordu AKP yi değil mevcut durumu destekliyor.

1 Eylül 2009 Salı

Eski Bir Yazı Ama Ne Yazık Ki Geçerliliğini Halen Koruyor...


Bu ülke topraklarında yaşayan insanlar yüzyıllardır birarada yaşamıştır ve hala da yaşamaya devam etmektedirler. Lazı, Çerkezi, Türkü, Yahudisi, Kürdü, Ermenisi, Rumu hep birada yaşamış ticari, sosyal birliktelikler kurmuştur. Ta ki Emperyalizm kirli ellerini bu ülke topraklarına uzatıncaya kadar. Unutmamak gerekir ki bu ülke Kurtuluş Savaşını sadece Türklerin yaptığı mücadeleyle kazanmadı. O kurtuluş mücadelesinde ülkemizin her bireyi milet farkı gözetmeksizin kanını, canını verdi. Ama Emperyalizmin kanlı elleri bu ülkenin üzerinden çekilmemişti. Savaşı kaybeden Emperyalizm zamanla kaybettiği savaşı masada kazanmaya başladı. Başlangıç Adnan Menderes hükümetiyle oldu. Nato'ya girme vaadiyle ve 50.000.000 Dolar karşılığında askerlerimiz emperyalizm adına ilk kanlarını Kore'de dökmeye başladılar. Bundan sonra da Mustafa Kemal'in kurmuş olduğu Anti-Emperyalist ülke bu ülküsünü bir kenara bırakıp Emperyalizmin kucağına oturtuldu. 27 Mayıs ihtilaliyle( her ne kadar darbeleri savunmasakta) Anti-Emperyalist tavır yeniden ülke yönetimine girdi fakat bu da uzun sürmedi. Ondan sonra gelen tüm iktidarlar Anti-Emperyalizmi bir kenara bırakıp ucuz milliyetçi söylemle şu anda halen olduğu gibi halkı kandırarak ülke değerlerini bir bir Emperyalizme sattı. Kırılma noktası ise 12 Eylül faşist darbesiyle oldu. Amerikan Büyükelçisinin Pentagona geçtiği mesajdaki "Bizimkiler Başardı" mesajı o anı en iyi özetleyen mesajdı. Plan çok basitti, ülke siyasetinin üzerinden silindir gibi geçilecek halk siyasetin sadece siyasetçilerin ve askerlerin işi olduğuna silah, işkence ve kanla inandırılacaktı. İkinci aşamada bir millete tarifi imkansız acılar yaşatılacak ve onların isyan etmesine sebep olunacaktı. O millette ne yazık ki bölgesel ve nüfussal olarak çok güçlü olan Kürtlerdi. Bir milletin konuştuğu dil yasaklanabilir mi. Evet yasaklandı hem de ülkenin her tarafında. Diyarbakır Cezaevinde PKK yaratıldı işkencelerle, ölümlerle. Köyler boşaltıldı, yakıldı. Plan kusursuz bir şekilde işliyordu. Bundan sonara gelinen noktayı ise yazmama gerek yok zaten bu dönemin çocuklarıyız. Hala ucuz milliyetçi propagandayla halk istenilen pasifist düzeyde tutuluyor. Ve bu arada savaş ortamı kızgınlaşıyor. Artık hepimiz farkındayız. Sosyalist bir söylemle kurulduğu söylenen PKK artık tam bir milliyetçi yapılanma içerisine girmiş, Amerikan Emperyalizminin maşası olmuştur. Yaptıkları mücadelenin ülkemiz toprakları üzerinde herkese zarar verdiğinin farkında olmalarının zamanı gelmişte geçiyordur. Zaman Savaş zamanı değil Barış zamanıdır. Çözüm ortadadır; dağdaki herkese kayıtsız şartsız pişmanlık hakkı verilecek ve eşzamanlı olarakta PKK silahlarını bırakacaktır. Yoksa hepsi gelsin teslim olsun demekle bir yere varılamaz. Kan bu şekilde duracaksa buna herkesin razı olması lazım. Yoksa bu kan daha uzun bir süre akacak ve Amerikan Emperyalizminin ekmeğine bu şekilde yağ sürülecektir. Asalım keselim demek kolaydır. Zor olan barışalım demektir.


Unutmayın Emperyalizm kanla beslenir. Kanı çıkaracak olanda savaştır.

AKP'nin Demokratik Açılım Sürecinde CHP'nin Yeri

Samimiyetinden kuşkulandığımız AKP’nin demokratik açılım adı ile yapmış olduğu çalışmalara ilk günden beri kapılarını kapatan CHP’ nin farkında olmadan AKP’ nin değirmenine su taşıdığını farkedememesi ne kadar acı. AKP zaten bu çalışmasında samimi değil sonunu getirmeyecek. Sonrada çıkıp biz muhalefetin engeliyle bu çalışmalarımızı sonlandıramadık, bundan sonra akacak kan muhalefetin yüzünden oldu diyecekler. MHP’nin kapılarını kapatmasına şaşırmamak gerekir. Bu tavır MHP’ nin tarihinde hep olan “ucuz devletçi davranışların” bir devamı. Onların derdi tabanını kaybetmeden 2010 da yapılması muhtemel olan bir erken seçimde alabildikleri kadar oyu alıp AKP ile kuracakları koalisyonda olabildiğince çok vekil ile temsil edilmek. CHP’ nin yöneticilerinin bunun farkına varmaması ne kadar şaşırtıcı. Bu çalışmaların dillendirildiği ilk günlerde çıkıp yaptıkları faşist söylemlerinin yerine 1996 tarihli Tunceli Raporunu ve 1989 da SHP' nin yayınladığı Kürt Raporunu ortaya çıkarma cesaret ve azmini gösterebilselerdi kaybettikleri itibarlarını ve tabanlarını belki yeniden kazanabilirler, ülkemizin bu derin yarasının çözümünde en önde olabilirlerdi. Ama onlar bunun yerine son senelerde yaptıkları gibi faşist söylemlerle ortamı gerip diyalogu kilitleyen bir seçim içine girdiler. Son yıllarda yapmış oldukları bu faşist söylemlerin CHP’ nin Sosyalist Enternasyonelden çıkarılmalarına sebep olabileceğini ise unutmamak gerekir.

CHP' nin 1996 tarihli Tunceli Raporunu aşağıdaki adresten Word dosyası formatında indirebilirsiniz.

http://www.chp.org.tr/Raporlar.aspx?FileCatID=10