30 Kasım 2009 Pazartesi

Sol Nedir? Solcu Kimdir?

Böylesine iddialı bir konu başlığı seçmem birçok kişi için yadırgatıcı olabilir, fakat son günlerde hatta son yıllarda ortaya çıkan bazı gelişmeler beni böyle bir yazı yazmaya itti. Bu konudaki naçizane fikirlerimi burada paylaşmak istedim. Konu hakkındaki düşüncelerimi örneklerle de desteklemeye çalışacağım.

Öncelikle sol görüşün ne olduğundan ve ne olmadığından bahsetmek isterim. Sol görüşün Fransız Devriminden sonraki dönemde ortaya çıktığı ve işçi sınıfının kurulan mecliste solda, burjuva sınıfının ise sağda oturmasından dolayı adlandırıldığı masalına ise girmek istemiyorum. Sol görüşün ne olduğuyla ilgili bazı kavramları ele alarak başlayalım konumuza. Sadece bu kavramlarla bile şu anda kendini solcu diye isimlendiren kişi ya da kurumların solun neresinde olduğunu kavramış olabiliriz. Sol barışçıdır, savaş karşıtıdır, çevrecidir, devrimcidir, her türlü ırkçılığa ve milliyetçiliğe karşıdır, demokrattır, halkçıdır, eşitlikçidir, anti-emperyalisttir, çoğulcudur, cunta karşıtıdır, insan haklarına saygılıdır, hayvan haklarına saygılıdır, işçinin, ezilenin, haklının yanındadır, aydınlanmacıdır.

Şimdi bu kavramlar üzerinden kendini solcu olarak tanıtan ve bir kavram karmaşasına sebep olan bazı kişileri ve kurumları ele alalım. Şunu da ayrıca belirtmek isterim ki içinde sol kelimesi geçiyor diye kimse solcu, sosyalist geçiyor diye kimse sosyalist olmaz. Öyle olmuş olsaydı Hitler’ in Nasyonel Sosyalizm isimli ideolojisi faşizm olmazdı. Konumuza dönersek sol bir parti olduğunu iddia eden CHP’ nin yukarıdaki solun olmazsa olmazlarından kaç tanesine karşı geldiğini hesaplayabilir misiniz? Kendini sol bir parti olarak adlandıran CHP barış karşıtı, ırkçı , antidemokrat, darbe yanlısı, halktan uzak, elit bir kesimin partisi değil midir? Böylesine aslında sol karşıtı olan bir parti toplum içerisinde nasıl sol bir parti olarak varlığını sürdürebiliyor sizce. Kavram karmaşasına verilebilecek en güzel örnek bence budur. Mesela gene CHP’ den gidecek olursak Onur ÖYMEN’ i ele alalım. Sol bir partinin Genel Başkan Yardımcısı eğer ki teröre karşı çözüm önerisi olarak Dersim Katliamındaki yöntemi örnek veriyorsa buna daha ne denilebilir ki.

İsimlerle sol bir parti olunamayacağına iyi bir örnek te DSP(Demokratik SOL Parti)’ dir. Hatırlarsanız bu partinin iktidarı sırasında 19 Aralık 2000’ de ne acıdır ki adı Hayata Dönüş olan bir operasyon yapıldı. 30 dan fazla ölü vardı. Yakılan insanlar , kopan kollar oldu bu operasyon sırasında. F Tipi cezaevleri, adında demokrat kelimesi geçen bu partinin eseriydi. Halkçı olması gereken bu parti 2000’ li yıllarda kapısına kadar gelen emeklileriyle bile görüşmedi. Şimdi kim bu partinin sol bir parti olduğunu iddia edebilir ki.

İşçi partisini ele alalım. Solcu olduğunu iddia eden, Deniz GEZMİŞ’ i bir parti sembolü gibi her yerde kullanan bu partiye ne demeli. Irkçı söylemleriyle insanları provoke etmekten başka ne yapmıştır ki şimdiye kadar. Gerçek ya da değil şimdiki Ergenekon davasında darbecilikle suçlanan bir parti sol bir parti olabilir mi sizce? Sol bir parti mesela Hrant DİNK’ in cenazesi sonrasında parti binasının önünden geçen insanlara taş atar mı? Deniz GEZMİŞ’ lerin sol anlayışları bu muydu? Denizlerin idam sehpasında son sözleri Kahrolsun Faşizm değil miydi. Yoksa ben mi yanlış hatırlıyorum.

Deniz GEZMİŞ’ i gene sembol olarak kullanan, ve ne kadar ilginçtir adında da sol geçen bir dergiden bahsetmeden edemeyeceğim. Dikkatinizi çekerim her sayısında mutlaka Deniz GEZMİŞ , Mahir ÇAYAN, Che GUEVARA vb. birçok solcu ve sosyalisti kullanan, kendisini 68 Kuşağını mirası diye gösteren bir dergi bu. Adı Türk Solu. Irkçılıkta, faşizmde liderliğe oynayan bir dergi. Kullandığı manşetlerden bir kaçına bakmak bile bu derginin ne kadar faşist bir dergi olduğunu gösterecektir. Sol bir dergi “Dağa Çıkanı da, Dağa Çıkartanı da, Dağdan İndireni de Hepsini Asacağız!” diye bir manşet atabilir mi. “Kürt sorunu Değil Kürt İstilası Vardır” ya da “ Mahallenizdeki Kürt bakkaldan alışveriş yapmayın” diye yazabilir mi? Her yazısından, her sayfasından faşizm akan bir dergi hangi hakla Deniz GEZMİŞ’ leri, Mahir ÇAYAN’ ları kullanabilir. Bu kadar kolay mıdır bu değerleri kendi faşist duygularına alet etmek.

Örnekleri daha da arttırmak mümkün. Ama konuya genel hatlarıyla bakmak ve başlangıçta da bahsettiğim gibi artık ciddi rahatsızlık veren bu kavram karmaşasına bir açıklama getirmek açısından bu kadar yazının yeterli olacağını düşünüyorum.

Sol ve solculukla ilgili bu yazıyı güzel bir tanımla bitirmek isterim. Solcu başkasının yüzünde patlayan tokadı kendi yüzünde hissedebilendir.

Yaşasın Halkların Kardeşliği

Biji biratiya gelan



27 Kasım 2009 Cuma

Dersim Katliamı, CHP ve Onur ÖYMEN

Birkaç yıldır geliştirdiği söylemlerle sol bir partiden ziyade milliyetçi bir partiye dönüşme sürecine giren CHP şimdi de hızlı bir dönüşüm sürecinden sonra faşist bir parti haline gelmiştir.

Nereden bu noktaya geldik diye düşünürseniz geçen haftalarda meclis kürsüsünden Onur ÖYMEN' in söylediklerine dönmemiz gerekir. Ne demişti Onur ÖYMEN "Bazen sorunları çözmek için Dersimdeki gibi davranmak, müdahale etmek gerekir." İlk başta bakıldığında normal bir söylemmiş gibi görülebilir. Hatta Türkiye'deki birçok kesim için bu sözün hiçbir anlamı yoktur. Ama biraz tarih bilgisi olan, dönem hakkında araştırma yapmış ve hatta bunlardan da önemlisi o günleri yaşayanlar ve o günleri yaşayanların çocukları ve torunları olan Aleviler için bu söylemin ne kadar ağır olduğu düşünülemez bile.

Peki Dersimde ne olmuştur da bu olayları savunmak CHP' ye faşist damgasını yapıştırmıştır. Bu konuya da kısaca girersek konu hakkında bilgisi olmayan büyük çoğunluğa da umarım bir katkı sağlamış oluruz.

Dersim tarih boyunca özerk olarak yönetilmiş ve merkezi yönetimden bağımsız bir yapı olarak varlığını devam ettirmiştir. Bu özerk yapısına ilk müdahaleler ise Tanzimat' ın ilanından sonra 1840' lı yıllarda başlamıştır. Osmanlı Devleti Tanzimat'tan sonra merkezi yönetimi güçlendirmek adına bölgeye ilk müdahalelerini yapmaya başlamış ve ilk isyanlarda bu dönemlerde başlamıştır. Sırasıyla 1847, 1877-78, 1885, 1892, 1893-95, 1907, 1911, 1916 yılları Dersimde Osmanlı Devletinin müdahaleleri ve büyük isyanlarla geçmiştir. Bu isyanların bir sonucu olarak Aleviler büyük kırımlarla karşı karşıya kalmış, sarsıntılı dönemler geçirmişlerdir. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde ise gene özerk yapısını korumaya çalışan Dersim bölgesine 1937-38 yıllarında Cumhuriyet' in gereklerinden biri olan merkezi yapıyı korumak adına gene müdahale kararı alınmıştır. Meclisin aldığı bu kararın bu kadar ağır sonuçlar doğuracağı düşünülmüş müydü bilmiyorum ama yapılan tek kelimeyle anlatmak gerekirse bir vahşettir. Aslında bu kadar ağır sonuçlar doğuracağının düşünülmüş olduğunu dönemin meclis tutanaklarına bakıldığında görebiliyoruz. Çıkarılan kanunların bazılarında öylesine maddeler var ki sanki bir isyana karşı müdahale değilde soykırım çalışması denilebilir. İsyana karşı söylemi de olayların gelişim sürecine bakıldığında doğruyu yansıtmıyor gibi görülüyor. Çünkü isyan merkezi hükumetin müdahalesinden sonra başlıyor.

Sonucunda büyük bir katliamla bitiriliyor. İçlerinde isyancıların lideri konumundaki Seyit Rıza ve oğlu olmak üzere binlerce kişi idam ediliyor. Kadın, çocuk ve yaşlı demeden binlerce kişi öldürülüyor. Bölge halkının tamamına yakını bölge dışına çıkarılmak için tehcire zorlanıyor. Sünni köylerine birer aileyi geçmeyecek şekilde dağıtılıyorlar. Tarihe Dersim Katliamı diye geçen bu süreç arkasında büyük bir acı ve kan bırakıyor.

İşte CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur ÖYMEN' in sorunlar karşısında sunduğu çözüm önerisi bu. Ne acıdır ki oylarının büyük bir çoğunluğunu alevilerden alan CHP' nin bir üyesine bu söyleminden dolayı herhangi bir yaptırım uygulamaması ve söylemi sahiplenmesi de CHP' yi faşist bir parti haline getirmektedir.

Daha ayrıntılı bilgi için aşağıdaki linkten Çayan DEMİREL' in belgeseli izlenebilir. Dönemi yaşayan insanlarla yapılan söyleşileri dinlemek insanın kanını donduruyor.

http://video.google.com/videoplay?docid=-7893147585919394185#

Barışa Köprü Ol - Boğaza Değil Zapa Köprü


Yıl 1969. İstanbulda boğaza köprü yapma çalışmaları olanca hızıyla ve tartışmalar içinde sürüyor. Bu keşmekeşin içinde 68 kuşağının gençleri çıkıyorlar ve boğaza yapılan köprünün ileride petrole bağımlılığa sebep olacağını, daha sonra ikinci ve üçüncülerine gerek duyulacağını, doğuyla batı arasında varolan eşitsizliklerin daha da açılacağını ve göç dalgalarına sebep olacağını söyleyerek ülkenin en uç noktasına Zap Nehrinin azgın sularına köprü yapmak için kolları sıvıyorlar. Bir ay gibi kısa sürede o zamana dek bir çok insanın ölmesine, hayvanın telef olmasına sebep olan bu nehre bir köprü yapıyorlar. Devrimci Gençlik Köprüsü adıyla 30 yıl boyunca birçok köyün şehre ulaşmasına olanak sağlıyor bu köprü.

68 Kuşağının genç solcu öğrencileri için amaç sadece köprü yapmak değildi tabii ki. Bölgeyi tanımak, halkla kaynaşmak ta amaçlanıyordu bu çalışmayla. Ama sadece bölgeyi tanımakla da kalmadılar. Samimiyetleri ve iyi niyetleriyle bölge halkına da kendilerini tanıttılar. Köylüler ekmeklerini, evlerini paylaştılar onlarla.

Sonra ne mi oldu? Yöre halkının o güne dek Deniz Gezmiş'lerin köprüsü diye adlandırdıkları köprü 1999 yılında güvenlik gerekçesiyle bombalanarak imha ediliyor. Hikaye kısaca böyle.

Şehirli solcu öğrencilerin Doğuya uzattıkları ilk elin eseri olan bu köprüyü yıkılışından 10 sene sonra şehirli solcular yeniden yapmak için kolları sıvadı. Geçen günlerde Barışa Köprü Ol adıyla Bostancı Gösteri Merkezinde gerçekleştirilen bir konserle ilk adım da atılmış oldu. Moğollar, Bulutsuzluk Özlemi, İlkay AKKAYA, Edip AKBAYRAM, Vedat SAKMAN, Melike DEMİRAĞ ve adını sayamadığım daha birçok sanatçının katılımıyla gerçekleştirildi bu konser.


Yapılacak olan bu köprü umarım ki ilerki yıllarda adıyla özdeşleşerek Barışa Köprü Olacaktır. Unutmamak gerekir ki inanmak gerçekleştirmenin yarısıdır.


Anayasso

Gul, gurban olduğum Hökümet Baba!
Baa bir alfabe veremez miydin?

Gara dağlar gar altında galanda
Ben gülmezem
Dil bilmezem
Şavata'dan Hakkari'ye yol bilmezem
Gurban olam, çaresi ne, hoooyyy Babooov?

Bebek yaiir, bebek hasda, bebek ataş içinde
Ben fakiro
Ben hakiro
Dohdor, ilaç, çarşı, bazar, tam-takiro
Gurban olam, bu ne işdir, hoooyy Babooov?

Çonciğ ağliir, çonciğ öliir, geçüt vermiy Zap Suyi
Parasizo
Çaresizo
Ben halsizo, ben dilsizo, şeher uzah, yolsizo
Bu ne haldır, bu ne işdir, hoooyy Babooov?

Gara dağda gar altında ufağ ufağ mezerler
Yeddi ceset hetim hetim Zap Suyinde yüzerler
Hökumata arzeylesem azarlar
Ben ketumo
Ben hetimo
Ben ne biçim votandaşim, hoooyyyy Baboooovvv?

Şavata'dan Angara'ya ses getmiir
Biz getmeğe guvvatımız heç yetmiir
Malımız yoh
Yolumuz yoh
Angara'ya ses verecek dilimiz yoh
Ganadımız, golumuz yoh
Bu ne biçim memlekettir, hoooyyy Babooovvv?

Yerin, yurdun, adresesin bilmirem.
Angara'da: Anayasso!
Ellerinden öpiy Hasso
Yap bize de iltimaso.
Bu işin mümkini yoh mi hoooyyy Babooovvv?


ŞEMSİ BELLİ


1 Kasım 2009 Pazar

Bir Taşın Bedeli 31 Yıl 6 Ay

İşte böylesine enteresan bir ülkede yaşıyoruz. Polise taş attığı için yargılanan çocuklara savcının istediği ceza 31 Yıl 6 Ay. Bu da yanlış anlaşılmasın aslında istenen ceza 58 Yıl olmasına rağmen yaş küçüklüğünden dolayı yaşları 15-16 olan çocuklar için 31 Yıl 6 Ay, yaşları 13-14 olan çocuklar için ise 21 yıl 6 Ay. Polise taş atma karşılığı istenen ceza cinayet, tecavüz, uyuşturucu kaçakçılığı vb. birçok suçtan daha fazla. Bu savcının talep ettiği ceza miktarı, bunun haricinde hüküm giymiş birçok çocuk şu anda hapis cezasını çekmekte.Bu çocuklar 3 ila 21 yıl arasında hapis cezasına çarptırıldılar ve halen cezaevinde tutuklu olarak cezalarını çekiyorlar.

Bu kadar ağır cezalar 2006 da Terörle Mücadele Kanununda (TMK) yapılan son değişikliklerle verilebilmektedir. Çünkü kanundaki değişikliklerle çocuklara da Ağır Ceza Mahkemelerinde (Eski adıyla DGM, 12 Eylül darbesinin hediyesi Devlet Güvenlik Mahkemeleri) yargılanmanın yolu açılmıştır. Bu uygulama Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi ve Evrensel İnsan Hakları Beyannamesine aykırıdır. İşin daha da ilginç tarafı bu cezaların hiçbir kanıt olmadan sadece ifadelerle verilmiş ve istenmiş olmasıdır.

Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. PKK' nin doğduğu yer Diyarbakır cezaevidir.
Bu cezaevinde yapılan insanlık dışı uygulamaların sonucu olarak örgütün temelleri atılmıştır. Şimdi çoğu tutuklu yargılanan bu çocuklara bu kadar yüksek cezalar istenmesi acaba PKK'
ye yeni militanlar katma amacına hizmet etmiyor mu? Açılım çalışmalarını samimi bulmadığımı da daha önceki yazılarımda söylemiştim. Sadece bu örnek bile açılımdaki samimiyetsizliği ortaya koymaktadır.

Adaletin varlığından sözedebilmek için bu çocuklara derhal özgürlükleri verilmeli ve salıverilmeleri için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

Adalet herkese lazımdır. Çocuklara da...



20 Ekim 2009 Salı

Bu Tren Kaçmasın


Geçen hafta AKP Hükumetinin samimiyetinin ciddi bir şekilde sorgulandığı, hatta bu açılım sürecinin de içinin boş olduğu artık açıkça seslendirilirken imralıdan gelen bir haberle tüm dikkatler gene bu gündeme kilitlendi.

İmralıdan gelen habere göre Abdullah ÖCALAN demokratik açılım sürecinin yavaşladığını ve bu sürece yeniden bir hareket getirebilmek için birkaç barış grubu oluşturulmasını istiyordu. Buna istinaden yayınlanan haberlere göre bir grup Mahmur Mülteci kampından, bir grup Kandil Dağında, bir grup da Avrupadan Türkiye'ye giriş yapacaktı. Bu açıkçası bana fazla inandırıcı gelmemişti. Çünkü bu açılım sürecinde AKP' nin samimiyetinden ne kadar kuşkuluysam PKK' nin samimiyetinden de aynı şekilde kuşkuluydum. Fakat yanıldım. PKK Mahmur kampından 26, Kandil Dağından da 8 kişiyi barış grubu olarak Türkiye ye gönderdi.

Bu durumu çok iyi çözümlemek lazım. PKK' nin Mahmur kampından çok fazla bir beklentisi yok. Tabii ki ordan da bir destek buluyor ama tek başına denetimi altında değil. Esas önemli olan Kandilden gönderilen sekiz kişi. Bu kişiler ellerindeki silahları bırakarak geldiler. Olay "işte bunlar zaten hiçbir olaya karışmamış gelse ne olur" diye küçümsenemeyecek kadar önemlidir. Bu kişilerin hiçbir olaya karışmamış olması bundan sonra da karışmayacakları anlamına gelmiyordu. Bu hareket onların silahlarını bırakmasına neden olmuştur ki bu da küçümsenemez bence.

Bundan sonrasını artık AKP ye, PKK ye ve faşistlere bırakmamak çok önemli. Türkiyede ne kadar barış yanlısı varsa, ne kadar demokrat varsa, ne kadar bu kanın durmasını isteyen varsa daha çok bastırmalı. Bu süreci tıkayan her bir engeli ortadan kaldırmalı.

Daha önce çok trenler kaçırıldı. Bir önceki kaçırılan son tren olsun. Ve bu halk Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkesiyle ve daha birçoklarıyla artık istediği istasyona gidebilsin...

Güzel Günler Göreceğiz
Güzel günler göreceğiz çocuklar
Motorları maviliklere süreceğiz
Çocuklar inanın, inanın çocuklar
Güzel günler göreceğiz, güneşli günler
Motorları maviliklere süreceğiz
Hani şimdi bize
Cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır,
Yalnız cumaları, yalnız pazarları
Hani şimdi biz
bir peri masalı dinler gibi seyrederiz
Işıklı caddelerde mağazaları,
Hani bunlar
77 katlı yekpare camdan mağazalardır.
Hani şimdi biz haykırırız
Cevap:
Açılır kara kaplı kitap: Zindan
Kayış kapar kolumuzu
Kırılan kemik, kan
Hani şimdi bizim soframıza
Haftada bir et gelir
Ve, çocuklarımız işten eve
Sapsarı iskelet gelir
Hani şimdi biz
İnanın, güzel günler göreceğiz çocuklar
Güneşli günler göreceğiz
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar
Işıklı maviliklere süreceğiz
Çocuklar inanın, inanın çocuklar
Güzel günler göreceğiz güneşli günler
Motorları maviliklere süreceğiz

Nazım Hikmet




5 Ekim 2009 Pazartesi

BURASI İSTANBUL

Son günlerde sık sık yayınlanan bir reklam var. Bir kot firmasının reklamı. Burası İstanbul sloganlı. Takmış takıştırmış, sürmüş sürüştürmüş gencecik çocuklar sanki matah birşeymiş gibi enteresan bir giyim şeklini özendirmeye çalışıyorlar. Ben Burası İstanbul söylemini düzgün giyinmek, düzgün konuşmak, aileye önem vermek, karşındakine her kim olursa olsun saygı göstermek olarak anımsıyordum. Böyle büyütülmüştüm. Ama görüyorum ki herzaman olduğu gibi tüketim toplumunun, sanayileşmiş toplum yapısının aktörleri bu konuda da boş durmayarak kendi dejenere kültürlerini bu söylemi kullanarak yaymaya çalışıyorlar.

Düşünebiliyor musunuz? O reklamlardaki gençlerin yaşıtları idam sehpasına çıkmak için kollarına girilmesine izin vermediler. İdam sehpasını kendileri ittiler, kimseye bırakmadan. Nereden nereye geldik peki şimdi. Şimdiki gençlik o günlerle ilgili ne biliyor. Deniz'i, Mahir' i, Erdal'ı hangisi tanıyor. Konu magazin ve moda olunca ise öylesine kendilerinden emin cevaplar veriyorlar ki sanırsınız ki uzmanlar. Kenan EVREN'i bir darbeci değilde cumhurbaşkanı kimliğiyle biliyor bazıları. Yoksa ressam mı demeliydim. Hatta birçoğu tanımıyor bile. Darbeci eseriyle gurur duyuyor mu acaba? O resimlerini yaparken yarattığı korkutulmuş, sinmiş kalabalığa bakarak ne hissediyor. Hangi ruh haliyle yapıyor o resimlerini.

Bu sorunun içinde tabii ki aileler de pay sahibi. Darbenin sonuçlarını birebir yaşamış dönem insanları da şimdi kendi çocukları üzerinde öylesine bir baskı oluşturuyorlar ki o gençlerin bu gerçekleri görmesi için biraz şanslı ve araştırmacı olmaları gerekiyor.

Sonuç olarak ne kadar yazarsak yazalım, eleştirirsek eleştirelim gençliğin durumu bu. Bu sonuçta pay sahibi olanlar umarım birgün bu aymazlıklarından vazgeçeceklerdir. Ama bu vazgeçiş ne zaman ve ne kadar sarsıntılı olacak işte o konuda yorum yapabilmek gerçekten çok güç.



4 Ekim 2009 Pazar

Roketle Parçalanan Beden: Ceylan


Başlığını yazmak bile zor. Nasıl anlatılır, nasıl yorum yapılabilir ki.

Bir çocuk koyun otlatıyor. Az önce evden çıkmış, annesinden makarna isteyerek. Sonra bommmm. Acı bir sessizlik. Toz ve duman. Etrafta kan ve et parçaları. Sahneyi gözünüzün önünde canlandırın.

Bu çocuk terörün neresindeydi, neresindeydi açılımın.


Savcı ; "can güvenliğim olmadığı için gidemem."
Karakoldaki polis ; "alın şu kamerayla fotoğraf makinasını görüntüleri çekin."
Savcı; " ceset parçalarını karakola getirin."
Annesi ; "çocuğumun parçalarını etekliğimde götürdüm karakola."
Genelkurmay; "atılan havan topunun ya da roketin bizimle ilgisi yoktur."
Siyasiler; "................."
Basın; " .................."


Olay Diyarbakır'da gerçekleşti. Açılımdan sonra Amed ya da Diyarbekir. Sözü edilen çocuk Ceylan. 14 Yaşındaydı. Nereden geldiği belli olmayan bir roketin isabet etmesi sonucu parçalanarak öldü. Cesedi saatlerce ortada bekletildi. Savcı can güvenliği olmadığı için olay yerine gitmedi. İddialara göre çocuğa isabet eden roket ya da havan topu yakınlardaki Tabantepe karakolundan ateşlendi. Bölgede Tabantepe karakolunun haricinde iki karakol daha olduğu düşünülürse olayın PKK kaynaklı olamayacağı tahmin edilebilir. Genelkurmay ise olayı bölgede herhangi bir havan atışı yapılmamıştır demekle geçiştirdi.

Olan küçücük bir çocuğa oldu. Bölgedeki faili meçhullere bir yenisi daha acı bir şekilde eklendi. Şimdi siz ne kadar açılıma karşı olursanız olun, desteklerseniz destekleyin. Ama işte bölgenin sorunu bu. Bu olay batıda herhangi bir yerde olsa yer yerinden oynardı. Peki olay doğuda olunca ne oldu. Koca bir sessizlik. Basın sustu, siyaset sustu.

Konuşanları ise ne yazık ki dinleyen yok....






5 Eylül 2009 Cumartesi

Ordu AKP'nin mi, ABD'nin mi Yanında?

Böyle bir konuyu ele almak eleştirilmeye açık olmayı gerektiriyor. Konu hakkında her türlü eleştiriye açık olmakla birlikte yazdıklarımın iyi araştırılmasını haklı olduğum konularda da desteklerinizi bekliyorum.


Konuyu tarihsel bir bakış açısıyla ele almaya çalışacağım. Sonuç bölümünde de şu anki ordunun AKP karşısındaki durumuyla bitireceğim. Kendini ulusalcı olarak isimlendiren çevrelerin ordunun son dönemdeki hükümet icraatları, Ergenekon Davası diye isimlendirilen dava ve son olarak da Demokratik Açılım süreci ile ilgili sessiz kalmasını AKP yandaşı bir ordu diye eleştirmeleri konunun ortaya çıkmasının asıl sebebidir. Cumhuriyet' in ilk yılları ve Atatürk dönemlerinde Sovyetler Birliği ile ilişkiler daha kuvvetli olduğu için o dönemi konu harici bırakacağım. Zaten cumhuriyetin başlangıç dönemlerinde sivil ve askeri yönetimin tam anlamıyla birbirinde ayrı olmadığını da ele alacak olursak konumuzla çok alakalı olmadığı görülecektir. ABD ile ilişkilerin en fazla arttığı dönem gerçek çok partili dönemin başladığı Adnan MENDERES' in DP hükümetiyle başlamıştır.


DP hükümeti kurulduğu günden itibaren ABD ile çok sıkı bir ilişki içerisine girmiş ve cumhuriyet tarihinin en büyük tavizlerini vermeye başlamıştır. Bunun devamında ABD' nin talepleri artmış ve bu istekler ülkemizi bir sömürge durumuna sokmuştur. Bunun en önemli göstergesi ise Kore'ye asker talebi ile görülmektedir. DP hükümeti 1947' den beri girilmeye çalışılan NATO' nun anahtarını Kore'ye asker göndererek 1952 de almıştır. Yanısıra alınan parayı da unutmamak gerekir.


Konumuz ordunun ABD ile olan ilişkileri, DP hükümetinin bu konuyla ne ilgisi var diye düşünebilirsiniz. Tam da oraya geliyorum. Evet ordunun ABD ile ilişkileri işte tam bu dönemde daha da artmıştır. Koreye asker göndererek kapılarını ABD ye sonuna kadar açan DP hükümeti 1958 yılında batı ve ABD dışında arayışlar içine girmiş ve SSCB ile ilişkilerini arttırmıştır. Yapılan darbe DP' nin antidemokratik hareketlerine karşı gibi görülse de asıl sebep işte budur. Bu darbenin yapılmasını ABD istemiştir ve dönemin generalleri ve daha alt rütbelerdeki subayları ile bu darbe gerçekleştirilmiştir. Ama şunu da gözardı etmemek gerekir darbe sonrasında çıkarılan kanunlar ve haklar açısından da halen özlem ile baktığımız bir demokrasi ve insan hakları kazanım dönemi yaşanmıştır. Tabii ki bu darbenin haklılığını ortaya koymaz ama gerçekten o dönemdeki hak ve kazanımlara gıpta ile bakmaktayız.



12 Mart Muhtırasına gelirsek orada da ABD' nin parmağı olduğu ABD' nin kendi arşivlerinden çıkmıştır. Toplum içinde oluşan ABD karşıtlığının yok edilmesi için ABD' nin hükümet ve orduya yapmış olduğu baskıların sonucu olarak 12 Mart muhtırası adı verilen belge yayınlanmıştır. Yayınlanan muhtıradan sonra Türkiye' nin aydınlık yüzleri Deniz GEZMİŞ, Hüseyin İNAN ve Yusuf ASLAN'ı idama götürülen süreç başlamış , silahlı bir mücadeleye karşı olan Mahir ÇAYAN ve arkadaşları da idamları durdurmak uğruna yaptıkları eylem sonucunda öldürülmüşlerdir. İşin daha da acı olan tarafı ise Süleyman DEMİREL' in meclis tutanaklarına geçen "Üç bizden üç onlardan" lafıdır.


12 Eylül 1980 Türkiye tarihinin en kara günü. Kanunlarının halen geçerli olmasından dolayı ne yazık ki etkileri devam ediyor. Sebep olarak gene ülkedeki sağ - sol çatışmaları gösterilse de aynı silahla öldürülen solcu ve sağcıların olduğu kayıtlara geçmiş bir gerçektir. Ana sebep ise çok farklı, Şah rejimi sonrası oluşan iktidar mücadelesine uzak kalmak istemeyen ABD' nin Türkiye üzerinden gerçekleştirmeyi düşündüğü Ortadoğu planlarının bir sonucudur. 12 Eylül 1980 günü ABD' nin Türkiye büyükelçiliğinden ABD ye geçilen mesajında"Bizimkiler başardı" sözü de ABD' nin darbe içindeki yerini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.


12 Eylül 1980 sonrası yakın geçmişimize geldiğimiz zaman darbe sonrası ABD' nin ülkemizdeki etkilerinin çok daha fazla ve aleni hissedildiği görülmektedir. Darbe ile yaratılan antidemokratik uygulamalar sonrasında Türkiye' nin kanayan yarası haline gelen PKK ortaya çıkmıştır. Çıkışında Marksist ve sosyalist bir örgüt olan PKK zamanla milliyetçi bir yapılanmaya dönüşmüş ve ABD' nin desteğiyle varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Türkiyedeki terör ortamı ABD' nin bölgedeki varlığını sürdürmesine yardımcı olmuş ve yıllarca Çekiç Güç adı altında bölgede bulunmuştur. Çekiç güç hakkında ordunun hiçbir itirazda bulunmaması ABD ye bağlılığının bir göstergesidir. İncirlik Üssü konusuna hiç girmiyorum bile. Siz düşünebiliyor musunuz Türkiye' nin ABD de bir üssü olduğunu, buna izin verilir mi sizce? Ve bakıyoruz her konuda rahatlıkla konuşabilen ordu bu konuda da hiçbir söz söylemiyor.



ABD' nin Irak' ı işgal planlarına karşı çıkan Bülent ECEVİT' in iktidardan çeşitli komplolarla indirilip henüz bir yıllık bir partinin çeşitli desteklerle iktidara getirilişini de gördük. Verilen vaatlerinde kokusu çok geçmeden çıktı. İlk icraat ABD' nin Irak' ı işgaline sonuna kadar destekti. Bu dönemde de toplumsal muhalefete ve anamuhalefet partisi CHP' nin karşı çıkmasına rağmen ordunun komşu bir ülkeyi başka bir ülkenin işgaline sırf ABD karşımıza alınmamak uğruna açıkça destek verdiği de görüldü. Düşünün bir, tarihte hiç savaşmadığımız bir komşumuzun toprakları Türkiyeden geçecek yabancı bir devletin askerleri ve silahları ile işgal edilecek. Bağımsızlık nerede, Atatürkçülük nerede, "Yurtta sulh Dünyada sulh" ülküsü nerede. Ordumuz için bunlar birşey ifade etmiyor mu yoksa.


Fakat muhalefetin ve vicdan sahibi birkaç AKP'li vekilin 1 Mart 2003 te TBMM de yapılan oylamada aleyhte oy kullnması sayesinde tezkere meclisten geçirilemedi. Bu ABD ye verilen teminatlar açısından şok etkisi yarattı. ABD oylama sonrası anında tehditlerini savurmaya başladı. Çeşitli yaptırımlar gündeme geldi ve bunun devamında tam bir diplomatik ve askeri skandal olan çuval operasyonuyla ülkemiz küçük düşürülmeye çalışıldı. O pozisyonda bile ABD ye bir nota verilemedi.


Gün bugüne dayandı. Irakta içinden çıkılmaz bir bataklığın içine saplanan ABD çıkış yolları üretmeye başladı. Onun için en önemli çıkış yolu istikrarlı bir Irak. Bu istikrar için bazı bedellerin ödenmesi lazım. İstikrarsızlığı tetikleyebilecek Türkiye'nin en önemli sorunu olan PKK nın ortadan kaldırılması için ABD bir zamanlar açıkça desteklediği PKK yı yalnız bıraktı. Kuzey Irakta istikrarın tüm Irak' a istikrar getireceğinin hesapları yapılıyor. Bunun sonucu olarak da AKP hükümeti Demokratik Açılım Süreci adı altında bir çalışma başlattı. Ordu da işte bunu destekliyor. Birilerinin dediği ve yazdığı gibi ordu AKP yi değil mevcut durumu destekliyor.

1 Eylül 2009 Salı

Eski Bir Yazı Ama Ne Yazık Ki Geçerliliğini Halen Koruyor...


Bu ülke topraklarında yaşayan insanlar yüzyıllardır birarada yaşamıştır ve hala da yaşamaya devam etmektedirler. Lazı, Çerkezi, Türkü, Yahudisi, Kürdü, Ermenisi, Rumu hep birada yaşamış ticari, sosyal birliktelikler kurmuştur. Ta ki Emperyalizm kirli ellerini bu ülke topraklarına uzatıncaya kadar. Unutmamak gerekir ki bu ülke Kurtuluş Savaşını sadece Türklerin yaptığı mücadeleyle kazanmadı. O kurtuluş mücadelesinde ülkemizin her bireyi milet farkı gözetmeksizin kanını, canını verdi. Ama Emperyalizmin kanlı elleri bu ülkenin üzerinden çekilmemişti. Savaşı kaybeden Emperyalizm zamanla kaybettiği savaşı masada kazanmaya başladı. Başlangıç Adnan Menderes hükümetiyle oldu. Nato'ya girme vaadiyle ve 50.000.000 Dolar karşılığında askerlerimiz emperyalizm adına ilk kanlarını Kore'de dökmeye başladılar. Bundan sonra da Mustafa Kemal'in kurmuş olduğu Anti-Emperyalist ülke bu ülküsünü bir kenara bırakıp Emperyalizmin kucağına oturtuldu. 27 Mayıs ihtilaliyle( her ne kadar darbeleri savunmasakta) Anti-Emperyalist tavır yeniden ülke yönetimine girdi fakat bu da uzun sürmedi. Ondan sonra gelen tüm iktidarlar Anti-Emperyalizmi bir kenara bırakıp ucuz milliyetçi söylemle şu anda halen olduğu gibi halkı kandırarak ülke değerlerini bir bir Emperyalizme sattı. Kırılma noktası ise 12 Eylül faşist darbesiyle oldu. Amerikan Büyükelçisinin Pentagona geçtiği mesajdaki "Bizimkiler Başardı" mesajı o anı en iyi özetleyen mesajdı. Plan çok basitti, ülke siyasetinin üzerinden silindir gibi geçilecek halk siyasetin sadece siyasetçilerin ve askerlerin işi olduğuna silah, işkence ve kanla inandırılacaktı. İkinci aşamada bir millete tarifi imkansız acılar yaşatılacak ve onların isyan etmesine sebep olunacaktı. O millette ne yazık ki bölgesel ve nüfussal olarak çok güçlü olan Kürtlerdi. Bir milletin konuştuğu dil yasaklanabilir mi. Evet yasaklandı hem de ülkenin her tarafında. Diyarbakır Cezaevinde PKK yaratıldı işkencelerle, ölümlerle. Köyler boşaltıldı, yakıldı. Plan kusursuz bir şekilde işliyordu. Bundan sonara gelinen noktayı ise yazmama gerek yok zaten bu dönemin çocuklarıyız. Hala ucuz milliyetçi propagandayla halk istenilen pasifist düzeyde tutuluyor. Ve bu arada savaş ortamı kızgınlaşıyor. Artık hepimiz farkındayız. Sosyalist bir söylemle kurulduğu söylenen PKK artık tam bir milliyetçi yapılanma içerisine girmiş, Amerikan Emperyalizminin maşası olmuştur. Yaptıkları mücadelenin ülkemiz toprakları üzerinde herkese zarar verdiğinin farkında olmalarının zamanı gelmişte geçiyordur. Zaman Savaş zamanı değil Barış zamanıdır. Çözüm ortadadır; dağdaki herkese kayıtsız şartsız pişmanlık hakkı verilecek ve eşzamanlı olarakta PKK silahlarını bırakacaktır. Yoksa hepsi gelsin teslim olsun demekle bir yere varılamaz. Kan bu şekilde duracaksa buna herkesin razı olması lazım. Yoksa bu kan daha uzun bir süre akacak ve Amerikan Emperyalizminin ekmeğine bu şekilde yağ sürülecektir. Asalım keselim demek kolaydır. Zor olan barışalım demektir.


Unutmayın Emperyalizm kanla beslenir. Kanı çıkaracak olanda savaştır.

AKP'nin Demokratik Açılım Sürecinde CHP'nin Yeri

Samimiyetinden kuşkulandığımız AKP’nin demokratik açılım adı ile yapmış olduğu çalışmalara ilk günden beri kapılarını kapatan CHP’ nin farkında olmadan AKP’ nin değirmenine su taşıdığını farkedememesi ne kadar acı. AKP zaten bu çalışmasında samimi değil sonunu getirmeyecek. Sonrada çıkıp biz muhalefetin engeliyle bu çalışmalarımızı sonlandıramadık, bundan sonra akacak kan muhalefetin yüzünden oldu diyecekler. MHP’nin kapılarını kapatmasına şaşırmamak gerekir. Bu tavır MHP’ nin tarihinde hep olan “ucuz devletçi davranışların” bir devamı. Onların derdi tabanını kaybetmeden 2010 da yapılması muhtemel olan bir erken seçimde alabildikleri kadar oyu alıp AKP ile kuracakları koalisyonda olabildiğince çok vekil ile temsil edilmek. CHP’ nin yöneticilerinin bunun farkına varmaması ne kadar şaşırtıcı. Bu çalışmaların dillendirildiği ilk günlerde çıkıp yaptıkları faşist söylemlerinin yerine 1996 tarihli Tunceli Raporunu ve 1989 da SHP' nin yayınladığı Kürt Raporunu ortaya çıkarma cesaret ve azmini gösterebilselerdi kaybettikleri itibarlarını ve tabanlarını belki yeniden kazanabilirler, ülkemizin bu derin yarasının çözümünde en önde olabilirlerdi. Ama onlar bunun yerine son senelerde yaptıkları gibi faşist söylemlerle ortamı gerip diyalogu kilitleyen bir seçim içine girdiler. Son yıllarda yapmış oldukları bu faşist söylemlerin CHP’ nin Sosyalist Enternasyonelden çıkarılmalarına sebep olabileceğini ise unutmamak gerekir.

CHP' nin 1996 tarihli Tunceli Raporunu aşağıdaki adresten Word dosyası formatında indirebilirsiniz.

http://www.chp.org.tr/Raporlar.aspx?FileCatID=10